Page 10 - kayseriden_kopan_turku
P. 10

Ah! Bizim kınalı, ah! Bizim allı-pullu türkülerimiz.

                          Yürek yaralayıcı, gönül paralayıcı, sevda dertlerinden haber verici, sitem yüklü,
                          gönül içinde sessizce yatan, kara saplı Erciyes’ten Kopan Türkü ya da hançer türkülerimiz.

                                 Karacaoğlan yüzyıllar ötesinden nasıl da görmüş öyle. Nasıl da yaşamış gurbet acısını:

                          “Gurbette ömrüm geçecek
                          Bir daracık yerim de yok
                          Oturup derdim dökecek
                          Bir münasip yerim de yok.”



                          Karacaoğlan yalnızca gurbette yaşamanın acısını hissetmez iliklerinde. O
                          yokluk içinde de kıvranır. Sevdalı değil kara sevdalı olduğu belki de hayali bir güzele verecek sadece avuçla-
                          rında tuttuğu yüreğidir. Gurbeti, gurbette kaybolanları, çaresizi, ince hastalıklıyı, ümitsiz aşkı, sılayı, ölümü,
                          ayrılığı, gidip de gelmeyenleri, vatan yolunda şehit düşenleri, Yemen’i, Çanakkale’yi, doksan bin şehidimizin
                          karlar altında yattığı Sarıkamış’ı, hastaları, kimsesizleri, açları, çıplakları, talihi kara gelenleri, boz dağlarda
                          yankılanan yürek yakıcı feryatları anlatan tertemiz türkülerimiz.


                          “Havada bulut yok bu ne dumandır
             10           Mehlede ölüm yok bu ne şivandır
                          Şu Yemen elleri ne de yamandır.”


                          İşte ciğerin kangren yarası mısraları… Yüreğe kan gibi düşen, türkü deyip geçilen, hasret kokan çevrelerdeki
                          gizli gözyaşlarının acıdan türkü olduğu sözler. Hangi yürek dayanabilir? Hangi göz pınarı kurumaz? Hangi
                          dil anlatabilir?


                          “Şu dağın ardında redif sesi var
                          Varın bakın çantasında nesi var
                          Bir çift kundura ile bir de fesi var.”


                          Hangi fes? Hangi kundura Allah aşkına? Açlığın, hastalığın, çölün kumlarının cayır cayır yaktığı, rüzgârına
                          ağıtlar söylettiği, yıldızlarını düşürdüğü memleket evlatlarının dramını anlatmaya, türkülerden gayrı neyin
                          gücü yeter?
                          Bütün çatlak dudaklardan dökülen Kayseri Türkülerimiz.
                          Askere gidenin, hapse düşenin, âşık olanın can simidi gibi dört elle sarıldığı, dahası, adeta ağlama, inleme,
                          şikâyet etme taşı/duvarı gibi olan türkülerimiz. Şöyle diyor gönlü yangınlar içinde bitmiş, tükenmiş, kül
                          olmuş bir gönlün feryadı;

                          “Her derdi çekmeye razıyım ama
                          Takılmasaydı keşki dudaklarıma
                          Bu isimsiz, paramparça türküler.”
   5   6   7   8   9   10   11   12   13   14   15