Page 15 - Emir Kalkan Hikaye Yarışma
P. 15

Ergün Doğan | Rüyalarının Peşinde
               Ben böyle pis pis düşünürken O söze giriyor:

               –Emanet, atının terkisine yüklendi bile. Gideceğin yeri de söyleyecekler sana.
            Eğlenme, tez yola çık, senin acelen benimkiyle kıyas edilemez.

               Derin bir soluk alıyorum, ferahlıyorum. Bu kadar kolay olacağını tahmin etmiyor-
            dum doğrusu. Karanlığı selamlayıp kapıya doğru yöneliyorum. Kapıyı açar açmaz holün
            duvarında asılı duran kandilin cılız ışığı yalpalıyor. Bir önseziyle omzum üzerinden
            başımı geri çevirmemle o karanlık odada yüzümün aksini bir sırçada görmem bir
            oluyor. Tam da o siluetin üzerinde duruyor didarım. Ama besbelli aynalar oyun oynu-
            yor bana. Benim çehremde bir başkasının gülümsemesi var, bir başkasının gençliği…
               Soluğu senin yanında alıyorum cancağızım. Terkine bakar bakmaz anlıyorum ki bu
            yolculuk benim kaderim, geleceğim ve geçmişim. İçimde bir tufan kopuyor. Ne çare,
            elimde pusula düşüyoruz yollara. Koyaklardan geçiyoruz, düz ovalardan, şehirlerden,
            kasabalardan, gözlerden ırak unutulmuş köylerden. Üstümüzde sema, altımızda
            kara toprak, çarşaf çarşaf lalezarlar, gelincik dalgaları… Çok yol alıyoruz cancağızım,
            kuşların kanatlarında uçar gibiyiz, çok yol alıyoruz. Ama ilk defa değil bu, biliyorsun,
            ben kendimi bildim bileli bağsızdım, rüzgâra kapılmış bir yaprak gibi oradan oraya
            sürüklendim. Şimdi içimde bir tufan kopuyor olsa da hep böyle değil miydim ben?
            Bağsızdım ben, yerim yurdum olmadı. Bir şehirde üç günden fazla kalmadım. Köksüz
            bir ağaçtan farkım yoktu.
               Babam yıllar önce yollara pervane olmuş, yollara maşuku gibi sarılmıştı. Anamı
            ise şu kırk beş yıllık hayatımda topu topu yedi sekiz yıl görmüşümdür. O da henüz bir
            sabiyken. İkisinin de yüzünü ve sesini unutalı yıllar oldu. Tek hatırlayabildiğim baba-
            mın alnının çatısının orta yerinde duran kahverengi ben. Şu anda nerede olduklarını
            da bilmem. Kim bilir belki de çoktan hakkın rahmetine kavuşmuşlardır. İki de erkek
            kardeşim vardı: Kabil ve Hasan. Üçümüz de aynı gün doğmuştuk. Aynı burç sularımızı
            oynatıyor, yıldız namemizde aynı çizgiler vücut buluyordu. Fala inanma ama falsız
            da kalma derler ya, doğruymuş meğerse! Gün geldi onların düz çizgilerinden ansızın
            uzaklaştım. Keskin bir değirmiyle ayrıldım burcumdan, içimdeki ateşle kıvılcımlar
            saçarak babamın yörüngesine girdim. Ama hayat feza gibi geri dönülmez bir dehliz,
            ne babamı bulabildim ne de geriye dönebildim. O gün bu gündür de serseri bir yıldız
            gibi bir çekimden diğerine akıyorum.
               Bunları sana neden anlatıyorum bilmiyorum. Sen beni benden daha iyi tanımaz
            mısın cancağızım! Benimkisi can sıkıntısı, boş meşgale, başka ne olacak! Biz iyisi mi
            bu dam altında işimize bakalım, muhasebemizi yapalım. Baştan söyleyeyim, bilesin
            ki durumumuz tam bir muamma. Üç gün oldu yollardayız. Aldığımız menzilin haddi
            hesabı yok ama sen gel bir de bana sor, bir arpa yol almamış gibiyim. İçim içimi yiyor.


                                                                                     15
   10   11   12   13   14   15   16   17   18   19   20